Yazı Detayı
18 Haziran 2016 - Cumartesi 14:08
 
DOĞU’NUN ÇİLESİ GARAJDA BAŞLAR
HALİL ŞAHİN
 
 

Bu yazı; 1991 yılında Afyonkarahisar’da yayımlanmakta olan Kocatepe Gazetesi’nde seri olarak yayımlanmıştır.  

 

Kars’a gideceğim. Herkes bir şeyler söylüyor. Yadırgayanlar da olmuyor değil, merak edenler de var. Hatta bazıları biraz alaycı!

“Bizim için vatanın her yanı bir. Gidemediğin yer senin değildir.” Dediğimde, geçmişin o hızlı solcuları ve de milliyetçiliği tekeline alan o ülkücüler nasıl da bıyık altından gülümsüyorlar! Hem de hinoğlu hince, insan şaşırıyor.

Doğu’nun çilekeşliği daha garajda iken başlıyor. Afyonkarahisar’dan Kars’a günde iki otobüs gidiyor. İzmir’den dolu gelirse, Afyonkarahisar kontenjanlarını dahi satmış olarak geçiyorlar. İşte böylesine anlarda da yolculuğun çilesi başlıyor çorap örmeğe. Nitekim normalde yirmi saat sürmesi gereken yolculuğumuz aktarmalı olarak yirmi beş saatte tamam olmuştu, o da Erzurum’a dek.

Ankara’dan Erzurum’a seyahat ettiğimiz otobüs büyük bir çoğunlukla öğretmen ve askerlerden oluşmuştu. Herkes anarşiden söz ediyor, son bir iki günde meydana gelen terör olaylarını anlatırlarken, bir serüven romanını okurcasına heyecan duyuyorlardı. O denli uzun süreçte yolculuk yapanların tüm gece boyunca uyumadıklarını görüyorum. Hafif sarsıntılar ve yavaşlamalarda bütün başlar dikleşiyor, meraklı bakışlar pencerelerden taşıyordu.

Erzurum’a akşamüzeri saat on yedi sularında geldik. Uzun saatler boyu süren yolculuğumuzda herkes tedirgindi. İnsanlar gerçek kimliklerini saklıyor, çok az kişi karşısındakine duyduğu güvene koşut birbirlerine açılabiliyorlardı. Sıvas dolaylarındaki Kızıldağ doruğunda ‘Allah’ ve ‘Ölüm’ akıllara düşüyor, Erzincan Çanağı’na giresiye dek belki de herkes, içinden, bildikleri tüm duaları okuyorlardı. Yolcuların biricik dileği, sağ salim ve gündüz gözüyle, hava kararmadan Erzurum’a varmaktı. Çok şükür ki, öyle oldu.

Garajda insanların iz kaybettirme telaşıyla çil yavrusu gibi dağılışı, görülmeğe değer bir ilginçliği yansıtmaktaydı. Birkaç yol arkadaşımla bir otobüs şirketinden saat on yedi otuzda Kars’a hareket etmek üzere biletlerimizi aldık. Ama hareket saati gelmiş, hava kararmağa yüz tutmuş olduğu halde otobüsümüzden bir haber yoktu. Bazı arkadaşların telaş ve korkuyla karışık bir merak içine girdikleri yüzlerinden okunuyordu. Sivil giyimli inzibat askerleri, dağıtım için gelen erleri toplayıp, özel araçlarla gidecekleri kıtalara sevk ediyorlar. Bizler ortada kalakalmıştık.

Ortalıkta gezinen bir polis memuruna sorduk: Şu vakitten sonra Kars’a gidebilir miyiz?

Fazla kanlığa kalmayın. Şimdi yola düşerseniz, herhalde başınıza bir şeyler gelmeden varırsınız. Ama hemen yola çıkmalısınız.

Öyle ya, hemen çıkmalıyız. Bu lafı duyan bir iki arkadaş: “Ağabey, hemen gidelim” dedi. Otobüs yazıhanesine paralarımızı geri alacağız, taksi tutup gideceğiz. Öneri bu.

 

“FIRSATÇILIK VE GİZ” DOĞUDAKİ İLK ÖZELLİK

İnsanoğlu gaddar ve fırsatçı: Erzincan depreminde de bazı otobüsçüler fırsatı ganimet bilip, insanları normal tarifenin çok üzerinde fiyatlarla taşımamışlar mıydı?

Gişede zoraki tavırlar içinde davranan görevlilerden, bin nazla paramızı geri alabildik. Biz; hareket saatinin geçtiğini ve otobüsün meydanda olmadığını belirtiyor, paramızı geri istiyoruz. Onlar ise otobüsün sanayi çarşısında olduğunu ve az sonra geleceğini, bizlerin seyahatten vazgeçmesi halinde otobüsün yolcusuz kalacağını, dolayısıyla şirketi zarara uğratmış olacağımızı söylüyorlardı.

Zarara biz mi uğruyorduk yoksa onlar mı?

Takdir sizlerin…

Ben eşyaların başında beklerken, yol arkadaşlarım taksi aramaya koyuldular. Biraz sonra bir taksici ile “dörtyüzbin liraya” anlaştıklarını sevinerek söylüyorlardı. Otobüs kişi başına kırk bin liraya yolcu taşırken, taksi adam başı yüz bin lira alacaktı. Bize çok pahalı geldi. Arayış içine girdik, ama nafile!

Adamlar ağız birliği etmişçesine hem daha aşağı bir ücrete inmiyorlar hem de bize gösterilen taksiciden başka bir şoför Kars’a gitmeğe yanaşmıyordu. Arkadaşlarımızdan birinin yalvarmaları karşısında hemen ve o taksiyle gitmeyi göze almak durumunda kaldık.

Adının Mehmet olduğunu söyleyen taksi şoförü, yola koyulduktan sonra bizi rahatlatmak için gayret gösteriyordu. Yolculardan bazılarının korku dolu tavırları, şoförü böylesi lafazanlığa zorluyordu. Adam; kendisinin de can taşıdığını, çoluk çocuk beslediğini, üstelik gecenin ilerlemiş saatlerinde Erzurum’a geri dönmek durumunda kalacağını, zaten yolda tehlike ihtimali olmuş olsa gidişimize izin verilmeyeceğini, belirli noktalarda bulunan güvenlik birimlerince geri çevrileceğimizi anlattı.

Bazılarımıza göre şoför ne anlatsa boştu. Adının Necmi olduğunu ve öğretmen olarak Kars’a atandığını söyleyen arkadaşımız çok ürküyordu. Erzurum’da da bizi taksi ile yola çıkmağa yönlendiren ısrarcı kişi de o idi.

Manisalı olduğunu belirten genç bize güvenmiş, kimliğini hatta anma yazısını dahi göstermişti. Ondan cesaret alan ve Afyonkarahisar’ın Sincanlı İlçesi’nin Taşoluk Kasabası’ndan olduğunu belirten yol arkadaşımız da o ana değin Göle ve Malazgirt’te askerlik görevlerini yaptığını belirttiği akrabalarını ziyarete gittiğini söylerken gizemini çözdü, Gerçek kimliğini o da ortaya koydu. Göle’ye uzman çavuş olarak atanmıştı.

Ben, yolculuğumun başından beri hiçbir şeyimi saklamamıştım. Bunlara rağmen dördüncü yol arkadaşımız, tedirgin halini sürdürüyordu. Nerede kıpırdayan bir karartı görse, “İşte teröristler!” diyerek hop oturup hop kalkıyor, ya gerçekten çok korkuyor ya da bizi o ruh haline sokmak istiyordu.

GÖRME, DUYMA, KONUŞMA

Nihayet gece saat 22.00 sularında Kars’a varabildik. Bir polis karakolunda durup, nöbetçi memura, konaklamak istediğimiz yeri sorduk.

Benimle birlikte herkes otomobilden inmişti. Gideceğimiz yerin tarifini öğrendikten sonra hareket ederken, Necmi arkadaş valizlerini omzuna alarak, bizden ayrılmak istedi. Bir işinin olduğunu, bizimle bir saat sonra bulaşabileceğini, gelemezse yarın aramıza katılacağını söyleyerek, karanlık caddelerde kaybolup gitti.

Biz O’nu ne bir saat sonrasında, ne ertesi gün, ne de bir başka gün görebildik! O belki bir polis, belki bir subay, belki gizli bir görevli, belki de bizimle birlikte gelerek, buralara sızan bir eşkıya idi. Fakat böyle olabileceği, ancak iki gün sonrasında, yol yorgunluğunu üzerimizden attıktan sonraki, kendimize geldiğimiz bir çay sohbetinde usumuza düşmüştü.

Şimdi, Kars Öğretmenevi’indeyiz. Kars’ın geçmişinde bu denli kalabalık sayıda öğretmen ataması görülmemiş. İlk ve orta dereceli okul öğretmenliklerine yaklaşık 700 civarında atama yapılmış. Hepsi de öğretmenevinde ve burada barınma umudunda. Yatak sayısı yirmi olan bu kurumun gereksinimleri ne ölçüde karşılayacağı ortada!

İl merkezindeki misafirhaneler ile oteller dolu. Öğretmenevindeki hizmetlilerden hiç kimse memnun görünmüyor, suratları sirke satıyor. Aşırı talebin yorgunluğundan olacak, anında hizmet sunamıyorlar. Konuk genç öğretmenler, onlara isim takmış: Kimi ‘camoka’ derken, bazıları “PKK Ayısı” demekte. Öğretmenevleri, öğretmen ve öğretmen ailelerinin kendilerini güvenlikte hissedebileceği en sıcak yuva. Ama görülüyor ki, PKK korkusu şakayla karışık da olsa esprilerde kendini gösteriyor.

Yörenin yerli öğretmenleri, illerine yeni gelen kardeşlerine ısrarla şu öğüdü veriyorlardı: Görmeyeceksin, duymayacaksın, konuşmayacaksın…

Onlara göre Kars, doğu yörelerinin en güvenlikli yeri. Hemen yanı başında minibüs dolusu silah taşıyor olsalar dahi görmemezlikten geleceksin. Kimselere bu konuda bir şeyler söylemeyeceksin. Bir polis ya da er, astsubay veya subayla aleni görüşmeyeceksin. Güvenlik birimlerinin araçlarına binmeyeceksin. PKK lehinde ya da aleyhinde hiçbir kimse ile hiçbir yerde ve hiçbir zaman konuşmayacaksınız. Görevini en asgari düzeyde yerine getirip, zorunlu kalma sürecinizi doldurmaya ve kazasız, belâsız doğduğun ya da sürekli ikamet etmeyi düşlediğiniz illere gitmeye bakacaksınız.

TEZATLAR SİZİ ŞAŞIRTIR

Kars Kenti, tüm Anadolu yerleşim birimleri gibi karşıdan güzel görünüyor Hele; gün karardıktan sonraki ilerlemiş saatlerdeki ışıklandırılmış kalesini uzaktan seyretmek, insana doyumsuz zevkle veriyor.

Pek çok şeyler uzaktan güzel görünür de dışı seni yakar içi beni. Atalarımızın bu konuda güzel bir özdeyişi daha var: “Davulun sesi, kulağa uzaktan hoş gelir.

Kente girerken her büyük yerleşim biriminin çarpık gelişmişliğini yansıtan tek düze sıralanmış gecekondularıyla karşılaşıyorsunuz. Diğerleriyle aralarındaki fark, bu binaların gündüz kondu oluşudur. Hükümet konağına gelesiye dek görüntü değişmiyor. Valilik binası yeni yapılmış. Çarpıklığın ötesinde anıtsal görüntüye sahip!

Daha ileriye gittiğinizde bir başka Kars ile karşılaşırsınız. Caddeler oldukça geniş. Afyonkarahisar’ın Ordu Bulvarı’nın iki kat enliliğinde. İki yanda yer alan her kaldırım, yine Afyonkarahisar Kenti’nin Kurtuluş Caddesi’nin asfaltı kadar. İki ve daha çok katlı binalar tek tük araya serpilmiş. Tek katlı evler ise daha çok. Pek çoğu bakımsız viraneler. Eski zamanlardan kaldığı dökülüşünden belli yapılar. Ama öyleleri var ki, her biri Osmanlı’nın Meşrutiyet Dönemi muhteşemliğini tüm canlılığıyla günümüzde yaşatıyor. Her birinin, dünün aynası olan anıtsal yapılar olarak kimileri resmi daire, bazılarının ise özel konut olarak işlevi sürüyor. Sit olarak ilân edilip korumaya alındı mı bilmiyorum, ama sit ilan edilmediyse eğer, çok yazık…

Türkiye’de en eski imar planlı kent olan Kars’ta, çok sonraları yapılan günümüz evleri, salt bu kentin değil, doğunun ne denli ihmal edildiğinin de göstergesi gibi. Çarşı ve sokakları dolaşırsanız, Türkiye’de var olan her şeyin bulunduğunu görürsünüz. Ama giyim, sebze ve meyveler çok pahalı. Muayyen günlerde sebze pazarı kurulmuyor fakat hayvan pazarı var. Hayvancılık en önemli geçim alanı. Sığır ve koyun en fazla beslenenlerden. Tüm bunlara karşın lokantalardaki yemek fiyatları çok pahalı değil. Hele Afonkarahisar ile karşılaştırırsanız şaşarsınız: çünkü yarı yarıya!

Afyonkarahisar’ın ünlü İpek Kasabı sahiplerinden Kemal Bey’i Kars’ta göreceğimiz, o an için hiç aklımıza gelmezdi, ama gördük. Hem de yörenin anlı şanlı hayvan tacirleriyle beraber bir lokantada yemekte!

Yörenin hayvancılık için elverişli olduğunu, coğrafya okuyanlarınız bilir. Her yer otlak. Ekili arazi o denli az ki!

Çayırların arasından süzülen kaynak suları, o gürül gürül akan Aras’ı besliyor da koskoca kent susuzluktan kıvranıyor, şaşmamak ne mümkün…

Şehirde kozmopolit toplumsal bir yapı olduğu insanların konuşmalarından, okunan ezanlardan, kılık kıyafetten hemen anlaşılıyor. Büyük çoğunluk devletten maaşlı: ya memur, ya asker ya da emekliler. Esnafın tavrı da ona göre belirlenmiş. Burada da Rus Pazarı esnafı etkilemiş. Rus teknolojisinin köhnemişliği esnafa biraz nefes aldırıyor. Birkaç çeşit elektronik eşya, kumaş, börk, sabun, sigara el ve ev aletleri, çocuk oyuncakları en belirgin olarak satışa sunulanlar. Arada bir değişik mallar geliyorsa da kapanın elinde kalıyor. Bu işte fakir halk yığınları kârlı. Güncel gereksinim malzemelerini çok ucuza sağlayabiliyorlar.

Bir esnaf; “Gardaş, ne ettiysek biz ettik gurban. Daha düne değin bir köylü, dükkânın kapısına gelip, beğendiği dirgeni 25 bin liradan 15 bin liraya indirtmeğe kalkışarak satın almağa meyletse, onları sövüp sayarak kovalardık. Rus Pazarı kurulalı beri sinek avlıyoruz desek yeridir. Çünkü o dirgeni şimdi çok daha ucuza alabiliyorlar.” derken hangi zıtlığı sergiliyordu dersiniz?

Pahalılığın konuşulduğu bir ortamda söze karışan ve aydın geçinen bir memur ise; “Burada gördüğünüz esnaf, kurduğu işe yeni başlayanlardır. Biraz palazlandılar mı soluğu İstanbul’da, Ankara’da ya da İzmir’de alırlar. Şunların pek çoğunun batıda mutlaka bir evi vardır. Ya bir kentte ya da bir sahilde evi olan esnaf, her yıl en son modele değiştirdiği bir otoya sahiptir.” diyor.

Gerçek nedir?

Bu gerçekliği Kars’a geldiğimden şu güne dek geçen kısacık sürede saptamak olası değil. Ama sokaklarda gördüğümüz 1992 model satılık otoların, dükkânların önündeki yoğunluğu o arkadaşı doğrular gibi. O otolarda ne bir çizik ne de bir çarpıklık var. Biraz heves alınmış o kadar. Trafiğe çıkanları gözlediğinizde, iki üç yaşından daha yaşlı arabayı çok ender görmeniz sizi hiç şaşırtmasın.

Tüm bunların yanı sıra, kent yerleşiminin o denli yaygınlaşmışlığına rağmen, Belediye’nin kitle taşımacılığına gerekli önemi vermediğine tanık oluyorsunuz. Lokantaların pek çoğu içkili; Gündüz dahi pek kalabalık olmayan caddelerde, akşam hava kararırken kimseler kalmıyor. Fakat o içkili lokantalar her gece dolup boşalıyor. İnsanı düşündürmez mi?      

O seçkinci aydının sözleri şimşek gibi kafamda çakıyor. Soruyorum, şunca memuriyetine rağmen bir ev sahibi olamadığını belirtiyor.

Gerçekten kentte konut üretimi az. Hiç konut kooperatifi yok sanırım. Evsiz yurttaşlar, birkaç memur bir araya gelip, küçük birikimleriyle ev sahibi olabilmek için niçin kooperatifleşemediler acaba?

Toplu Konut İdaresi batıya milyarları akıtırken böylesine kurulacak kooperatiflere kredi açmaz mıydı?

NE GÖRÜYORUZ Kİ?

Tezatlar saymakla bitmeyecek. Ne kadarını görebiliyoruz ki?

Tüm ülkede, ama doğuda daha çok kendini hissettiren terör rüzgârları fırtına olmuş. Öte yanda yollar, dağlar, kentler ıpıssız geliyor insana. Pasinler’den, Selim’den ve yol üzerindeki üç dört ayrı ankesörden telefon konuşması yapayım diyorum, hiç biri çalışmıyor. Kabin camları kırık dökük: sanki PKK iletişimi kesmiş de PTT baş edemiyor. Elektrik idaresi de yıllardır kullanılanın ücretini tahsil edemiyormuş!

Köy, kasaba ve kentlerde akşam erken oluyor. Ama insanlar daha gün kararmadan ortadan kayboluyor. Devlet doğuda güvenlik görevlilerini çoğaltma gayretinde. Fakat PKK, halkı onlardan tecrit etmiş. Hasbelkader çok yakından tanıdığınız birini hatta akrabanızı görseniz, hasret gidermeğe kalkışsanız, ertesi günlerin birinde muhbir, ajan sanısıyla cesedinizin bir yerlerde bulunabileceği korkusu içinize düşürülmüş. Öylesine görüşmeler yapabilir misiniz ki?

Güvenlik görevlilerinin aslında can korkusuyla, ama güvenlik önlemi bahanesiyle eş ve çocuklarını buralara getirmediğini, getirenlerin de çarşı pazar gezmelerine öylesine kolaydan çıkamadıklarını söylüyorlar. Yani tam anlamıyla halktan soyutlanmışlar. İnsancıklar bu manzarayı görüyor ve onlarla, güvenlik görevlileri de halk ile temas kurmaktan, kaynaşmaktan kaçınıyor. Oysa tabanı olmayan, halk desteği bulunmayan hiçbir kuvvet işlevini yapacak güce sahip değildir, değil

mi?

Zaman zaman gazetelerde, radyo ve tv gibi iletişim araçlarının haberlerinde, yetkili ağızlardan, devletin sahip olmadığı hiçbir yurt köşesinin bulunmadığını dinliyoruz. Ama buralarda bu sözleri dinleyen herkes gülüyor ve belki de içinden, bu lafları edenlere sövüyor. Çünkü vatandaş kendi koruyacak hiçbir dayanak göremiyor.

Kars’ın geçmişinde görülmedik sayıda öğretmen ataması yapılmış, demiştik. Yaklaşık 700 civarında, üstelik salt çoğunluk bayan. Pek çoğu sınıf öğretmenliği dışında dal öğretmeni olarak yetiştirilmiş olmalarına karşın; ehil yöneticilerden yoksun devlet, onları sınıf öğretmeni yapmış.

Düşünün bir kez; ilk, ortaokul lise öğrenimlerini ana ve babalarının dizlerinin dibinde, bilmem hangi hayallerle tamamlayan bu genç fidanlar, büyük kentlerde lise öğretmeni olacak diye hazırlanıyor. Ama öylesine düşlerden sonra, doğuda bir yerlerdeki dağ köylerine atılıveriyor. Hem de o ideal ve mesleksel biçimlenme verilmeden atanıyorlar!

Gel, tayinini yapacağız diye Kars’a çağrılan bu gençler; haftalarca “Komisyon çalışmaları sürüyor”, “Daha Vali’den onaylarınız çıkmadı” diye kentte oyalanıyor.

Kars Öğretmenevi 20 yataklı. Tüm boşluklar değerlendirilerek kapasite 30’a çıkarılmış. Ama 700 kişi nasıl barındırılır?

Misafirhaneler tıklım tıklım, otellerde dahi yer yok. O bekleşme sürecinde, yolluk diye verilen milyonlar cepte eriyip gidiyor. Atamalar belirlendikten sonra, bu kez biçimlendirme ve uyum (formasyon-adeptasyon) kursuna alınıyorlar. İki hafta süren bu süreçte de içinde bulunulan ay için verilen maaşlar eritiliyor. Bu çocuklar gidecekleri yoksunluğun içinde ne yiyecek, ne içecek, ne yakacak, düşünen mi var?

Yoksa bu bir oyun muydu?

Gençler şaşkın. Ana baba ocağından tedarikli gelenler bir ölçüde dayanıyor. Onu düşünmeyip devlete güvenenler ya da tedarik olanağından yoksunlar ne yapmıştır dersiniz?

Alıcı kuşlar öğretmenevi çevresinde dört dönüyor. Kimi atamalarda, kimisi kalınacak geçici bir yer bulmada, kimileri de gereksinimlerin karşılanmasında yardımcı(?) olmakta yarışa kalkmış akbabalar bunlar.

“Karşılıksız iş olur mu? Konukseverliğin para ile gösterilmediği yerler de elbette vardır.” Şeklinde düşünebilirsiniz. Kenardaki bir koltuğa çekilmiş genç erkek öğretmenler, bu manzarayı hüzünle seyrediyorlardı. Çünkü ahlâk masası ekiplerinin yaptığı baskınlarla ortaya çıkan söylentiler onları utandırıyordu.

HERGÜN DAĞ FARE DOĞURUYOR

İktidarı elinde bulunduranlar tutturmuş bir türkü, kendileri söyleyip kendileri dinliyorlar. Halk ne Ortaysa Türkleriyle ne de Saraybosna Müslümanlarıyla ilgileniyor. Onlar için tv’lerdeki PKK haberleri önemli. Ortalıkta kısa donla, spor otolarla dolaşan biri ”Terörle yaşamağa alışacağız” dedi ya, alışmışlar bile!

TRT bültenlerinde PKK haberi yoksa o gün yüzler bir başka buruşuyor, haberlerin tadı tuzu kalmıyor.

Kars üç ayrı il olmuş, umursayan yok. Vatandaş işinin ve ekmeğinin peşinde!

Kars’ın çıkardığı milletvekillerin seçmen tabanı o yeni illerde kalmış. Bu yöreyi düşünen yok.

Yerel basın, açmış ağzını yummuş gözünü, bas bas bağırıyor. Kulislerde, bakanlıkların il yöneticileri her gün değiştiriliyor. Bir il müdürünün bir gün değiştiği, diğer bir gün kararnamenin iptal edildiği söylentileri ayyuka çıkıyor. Öte yanda Et Balık Kurumu’nun hayvan alımlarına kuyruk meselesi karışmış, halk isyanları oynuyor. Yatılı İlköğretim Bölge Okullarına çocukların alınışı dahi sorunlu!

Doğal ve ekonomik şartların zorladığı halk, çocuklarını bu kullarda okutma eğiliminde, ama kontenjanlar sınırlı Öğretmen, korkudan köye gidemiyor. Ebe, köye gitmekten korkuyor. Köy Hizmetleri gibi yatırımcı kurumlar elemanları PKK tehdidi altında, görev yapamıyorlar.

Siz her gün sıcacık odanızda radyo, tv haberlerini izliyorsunuz: Kağızman’da YSE Şantiyesi’nin basıldığını ve araçların yakıldığını duydunuz mu?

Eşkıyanın güpegündüz Kağızman yolunu keserek, halka propaganda yaptığını ve halka tacizde bulunduğunu sizler duymadınız. PKK’nın köylerde kol gezdiğini, kasaba ve kentlerde para topladığını siz duymadınız.

Duyamazsınız; çünkü siz sımsıcak odanızda iken, buralarda esen bu soğuk fırtınaları yaşamıyorsunuz. Boyalı basının ve yönlendirilmiş yayın organlarınca hipnozlaştırılan insan güruhu gibisiniz. Onlara göre, öylesine ufak her olay haber olarak yayınlanamaz ki!

Ama o olayların ve bu duyarsızlıkların bu yörelerde yaşamakta olan halk üzerinde ne denli etkiler ve korkular yarattığını, bilmem takdir edebilir misiniz?

Buralardan sizlere aktarılacak çok şeylerin var olduğu muhakkak. Bizimki, doğudaki fırtınalardan esinti gibi bir şey!

Olayların anatomisini çıkarmak için daha sayfalar dolusu yazı gerek. Birkaç günlük gözlem ve izlenimlerimle bu seyahatnameyi kaleme alırken, gerçeği saptırmamayı ve sizlerin gözü, kulağı olmayı amaç edindim. Günümüz insan kuşağına bir ağaç bile dikmeyi unutturduğunuz bu topraklarda, doğa ve insan sevgisi olmadan vatan yaratamazsınız.

 
Etiketler: DOĞU’NUN, ÇİLESİ, GARAJDA, BAŞLAR
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Alıntı Yazarlar
Afyon
Az Bulutlu
Güncelleme: 15.08.2018
Bugün
15° - 32°
Perşembe
15° - 33°
Cuma
17° - 31°
Afyon

Güncelleme: 15.08.2018
İmsak
04:30
Sabah
06:04
Öğle
13:10
İkindi
16:54
Akşam
20:02
Yatsı
21:29
Arşiv Arama
Afyon Armoni Fm
Haber Yazılımı